Uçağın alçalmasıyla birlikte pamuk tarlası bulutların arasına dalıyoruz.
Kirli beyaz bir körlük kaplıyor her yanımızı. O kadar yoğun ki; camda dışarı
bakarken “bakıp da görememek bu olsa gerek” diye düşünüyorum. Çocukken çizdiğim
tüm resimlerde, bulutlar hep dağların tepesindeydi. Şimdi ise yanımda, bir kol
mesafesi kadar uzakta. Dokunmak geçiyor içimden. Hani cam açılabiliyor olsa,
bir tutam toplamak için uzanacağım. Hevesim kursağımda kalıyor. Birde kuşlar; çizdiğim
resimlerimde onlar da olurdu ama burada hiç yok. Bu kadar yükseğe çıkamıyorlar.
Uçak alçaldıkça bulutların yoğunluğu da azalıyor. Kayboluyor kirli beyaz
körlük. Daha bi net görünüyor dünya. İp ince yollar küçücük arabalar. Bu kadar
yukarıdan bakınca arabalar arasında hiçbir fark görünmüyor. Hepsi kibrit
kutusuna benziyor. Tekerlekli kibrit kutuları gibi. Uçak alçalmaya devam
ettikçe kulaklarımın tıkandığını hissediyorum. Bir yudum su içmekle geçiyor. Bir
parçada bisküvi. Midemde kabarmış mı ne?
Soft bir iniş yapıyor uçak. Bana göre yumuşak ama Antep havaalanına
inişimizi bu şekilde tarif ediyor hostes. Birde kapılar açılıncaya kadar
yerimizden kalkmayacakmışız. Dayanamıyor yerimden fırlayıp açıveriyorum baş
üstü dolabını. Küçük bir çanta, birde mont. Kapların açılmasıyla Antep’in tarih
kokan havası doluyor içeri. Merdivenlerden inerken daha derin soluyorum havayı.
Tarih kokuyor bu topraklar. Eskiyi, yeninin içinde yaşayan eşsiz yer.
Benim gibi toplantıya gelenlerle hava alanı çıkışında buluşuyoruz. Sonra
bir servis arabası bizleri alıp tek tek kalacağımız otele bırakıyor. Tuğcan
Otel’in önünde ben de iniyorum. Kayıt işlemlerinden sonra fazla vakit
kaybetmeden ayrılıyorum otelden. Hava kararmadan gezmek dolaşmak, tarihin
içinde yön bulmak istiyorum. İlk birkaç adımda bile fark edilebiliyor. Zaman
değiştirip geçmişi yaşayabilirsiniz bu şehirde. Benim amacımda geçmişte
kaybolmak. Hangi yol daha eski, hangi yol tarih kokuyor adımlarım oraya
götürüyor beni. Betonarme binaların arasında çıkış ararken görüyorum Eyüpoğlu
camisini. “Yıllarca bekledim neden gelmedin?” dercesine heybetle bakıyor.
Ziyaret etmeden geçemiyorum. Sonra selam vererek ayrılıyorum. Bir sokak
diğerine, diğeri bakırcılar çarşısına götürüyor beni. Haydar ustayla orada
tanışıyoruz. Cezveden semavere ev aletlerinin yapıldığı küçük dükkanını tek
başına işletiyor. Ayak üstü selamlaşmanın ardından fark ediyor yabancılığımı. Böyle
olmaz diyerek buyur ediyor dükkanın önündeki küçük tabureye. Geçmişten günümüze
sohbet telleniyor. Elleriyle hazırladığı Türk kahvesini ikram ederken, “arada
bir cezveleri denemek lazım.“ diye de ekliyor. Sonra cezvenin hikayesini
anlatıyor... Sohbet sonrası 4 parçalı
boy boy cezve takımını paketleyip “bunlar test edildi” diyerek uzatıyor…
Eskiyi
yeninin içinde yaşayan Antep’in sokaklarında yürüyerek adım adım günümüze
geliyorum. Eski dar sokakların yerini büyük caddeler alıyor. Hayat telaşine
yetişmeye çalışan insanlar dolduruyor kaldırımları. Bu telaşeye ortak olmamak
onlarla sürüklenmemek için şehrin içindeki bir parka doğru ilerliyorum. Çocuk
gezdirenler, yürüyüş yapanlar burada buluşmuş. Yaşlısından gencine soluklanmak
isteyenler sanki sözleşip buraya gelmiş. Uygun bir bank bulup ben de oturuyorum.
İnsanları seyrettikçe fark ediyorum ki, tarih kokan bu şehir de yalnızlaşmaya
başlamış. Medeniyetin getirdiği bireysel yaşam İstanbul gibi burayı da
kuşatmış. Kalabalığa rağmen kimse kimseyi görmez, ilgilenmez olmuş. O yüzden
banklarda tek başına oturuyor insanlar.
Bir de gençler, onlarsa ağaçların altında çekilmiş ellerindeki telefonla
meşguller. Yanlarındaki arkadaşlarını hiç tanımıyor, konuşacak, anlatacak bir
şeyleri yokmuşçasına sürekli bir şeyler yazıyorlar… İşte o sırada fark ediyorum seni. Koşu
parkurunu adımlıyorsun. Spor ayakkabılar ve ona uygun spor kıyafetler var
üstünde. Belli ki yürüyüşe çıkmışsın. Adımların bana yaklaştıkça kısa
saçlarının kapatmadığı yüzünü daha net görüyorum. Nedendir bilinmez içimden bir
an seninle tanışmak geçiyor. Hani diyorum dursa da yanıma oturup biraz
soluklansa. Belki sohbet falan da ederiz. Olmadı ben katılsam sana... Beraber
adımlasak parkuru. Sorsam “size eşlik edebilir miyim?” diye. Evet der misin?
Yoksa tersler misin? Yoluna çıkmaya,
seni durdurmaya, korkuyorum. Tokat yeme, yok yok, nazikçe reddedilme ihtimali daha
ağır basıyor. Hiç göz göze de gelmiyoruz
ki düşüncelerimi bakışlarımla anlatayım... Sonra; bir an yakalıyorum
bakışlarını. Yüzündeki tebessüm eşlik ediyor onlara. Dedim ya nazikçe
reddedilişimi hissediyorum gözlerinde. Hani uygun bir zaman da olsak bende
durmak sizinle sohbet etmek isterdim dercesine cevaplıyor bakışların, bakışlarımı.
Sonra koşar adımlarla geçiyorsun önümden… Arkandan bakıp kalabalığın içinde
kayboluşunu seyrediyorum. İçimde bir eksiklik bir ukte. Oturup kalıyor şurama.
Yalnızlığımla baş başa kaldığımda çalıyor cep
telefonum. Kongre sekreterliğinden geliyor mesaj. Hoş geldiniz diyerek
başlıyor. Bir haftalık eğitim ilk günü İngilizce -tıbbi makale çevirisine- ayrılmış.
Ve yarın sabah saat sekizde başlıyor ilk ders. Okutman H. Atay eşliğinde…
Saygılarımla…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder