19 Haziran 2015 Cuma

ANTEP

     Uçağın alçalmasıyla birlikte pamuk tarlası bulutların arasına dalıyoruz. Kirli beyaz bir körlük kaplıyor her yanımızı. O kadar yoğun ki; camda dışarı bakarken “bakıp da görememek bu olsa gerek” diye düşünüyorum. Çocukken çizdiğim tüm resimlerde, bulutlar hep dağların tepesindeydi. Şimdi ise yanımda, bir kol mesafesi kadar uzakta. Dokunmak geçiyor içimden. Hani cam açılabiliyor olsa, bir tutam toplamak için uzanacağım. Hevesim kursağımda kalıyor. Birde kuşlar; çizdiğim resimlerimde onlar da olurdu ama burada hiç yok. Bu kadar yükseğe çıkamıyorlar.
     Uçak alçaldıkça bulutların yoğunluğu da azalıyor. Kayboluyor kirli beyaz körlük. Daha bi net görünüyor dünya. İp ince yollar küçücük arabalar. Bu kadar yukarıdan bakınca arabalar arasında hiçbir fark görünmüyor. Hepsi kibrit kutusuna benziyor. Tekerlekli kibrit kutuları gibi. Uçak alçalmaya devam ettikçe kulaklarımın tıkandığını hissediyorum. Bir yudum su içmekle geçiyor. Bir parçada bisküvi. Midemde kabarmış mı ne?
    Soft bir iniş yapıyor uçak. Bana göre yumuşak ama Antep havaalanına inişimizi bu şekilde tarif ediyor hostes. Birde kapılar açılıncaya kadar yerimizden kalkmayacakmışız. Dayanamıyor yerimden fırlayıp açıveriyorum baş üstü dolabını. Küçük bir çanta, birde mont. Kapların açılmasıyla Antep’in tarih kokan havası doluyor içeri. Merdivenlerden inerken daha derin soluyorum havayı. Tarih kokuyor bu topraklar. Eskiyi, yeninin içinde yaşayan eşsiz yer.
    Benim gibi toplantıya gelenlerle hava alanı çıkışında buluşuyoruz. Sonra bir servis arabası bizleri alıp tek tek kalacağımız otele bırakıyor. Tuğcan Otel’in önünde ben de iniyorum. Kayıt işlemlerinden sonra fazla vakit kaybetmeden ayrılıyorum otelden. Hava kararmadan gezmek dolaşmak, tarihin içinde yön bulmak istiyorum. İlk birkaç adımda bile fark edilebiliyor. Zaman değiştirip geçmişi yaşayabilirsiniz bu şehirde. Benim amacımda geçmişte kaybolmak. Hangi yol daha eski, hangi yol tarih kokuyor adımlarım oraya götürüyor beni. Betonarme binaların arasında çıkış ararken görüyorum Eyüpoğlu camisini. “Yıllarca bekledim neden gelmedin?” dercesine heybetle bakıyor. Ziyaret etmeden geçemiyorum. Sonra selam vererek ayrılıyorum. Bir sokak diğerine, diğeri bakırcılar çarşısına götürüyor beni. Haydar ustayla orada tanışıyoruz. Cezveden semavere ev aletlerinin yapıldığı küçük dükkanını tek başına işletiyor. Ayak üstü selamlaşmanın ardından fark ediyor yabancılığımı. Böyle olmaz diyerek buyur ediyor dükkanın önündeki küçük tabureye. Geçmişten günümüze sohbet telleniyor. Elleriyle hazırladığı Türk kahvesini ikram ederken, “arada bir cezveleri denemek lazım.“ diye de ekliyor. Sonra cezvenin hikayesini anlatıyor...  Sohbet sonrası 4 parçalı boy boy cezve takımını paketleyip “bunlar test edildi” diyerek uzatıyor…
     Eskiyi yeninin içinde yaşayan Antep’in sokaklarında yürüyerek adım adım günümüze geliyorum. Eski dar sokakların yerini büyük caddeler alıyor. Hayat telaşine yetişmeye çalışan insanlar dolduruyor kaldırımları. Bu telaşeye ortak olmamak onlarla sürüklenmemek için şehrin içindeki bir parka doğru ilerliyorum. Çocuk gezdirenler, yürüyüş yapanlar burada buluşmuş. Yaşlısından gencine soluklanmak isteyenler sanki sözleşip buraya gelmiş. Uygun bir bank bulup ben de oturuyorum. İnsanları seyrettikçe fark ediyorum ki, tarih kokan bu şehir de yalnızlaşmaya başlamış. Medeniyetin getirdiği bireysel yaşam İstanbul gibi burayı da kuşatmış. Kalabalığa rağmen kimse kimseyi görmez, ilgilenmez olmuş. O yüzden banklarda tek başına oturuyor insanlar.  Bir de gençler, onlarsa ağaçların altında çekilmiş ellerindeki telefonla meşguller. Yanlarındaki arkadaşlarını hiç tanımıyor, konuşacak, anlatacak bir şeyleri yokmuşçasına sürekli bir şeyler yazıyorlar…   İşte o sırada fark ediyorum seni. Koşu parkurunu adımlıyorsun. Spor ayakkabılar ve ona uygun spor kıyafetler var üstünde. Belli ki yürüyüşe çıkmışsın. Adımların bana yaklaştıkça kısa saçlarının kapatmadığı yüzünü daha net görüyorum. Nedendir bilinmez içimden bir an seninle tanışmak geçiyor. Hani diyorum dursa da yanıma oturup biraz soluklansa. Belki sohbet falan da ederiz. Olmadı ben katılsam sana... Beraber adımlasak parkuru. Sorsam “size eşlik edebilir miyim?” diye. Evet der misin? Yoksa tersler misin?  Yoluna çıkmaya, seni durdurmaya, korkuyorum. Tokat yeme, yok yok, nazikçe reddedilme ihtimali daha ağır basıyor.  Hiç göz göze de gelmiyoruz ki düşüncelerimi bakışlarımla anlatayım... Sonra; bir an yakalıyorum bakışlarını. Yüzündeki tebessüm eşlik ediyor onlara. Dedim ya nazikçe reddedilişimi hissediyorum gözlerinde. Hani uygun bir zaman da olsak bende durmak sizinle sohbet etmek isterdim dercesine cevaplıyor bakışların, bakışlarımı. Sonra koşar adımlarla geçiyorsun önümden… Arkandan bakıp kalabalığın içinde kayboluşunu seyrediyorum. İçimde bir eksiklik bir ukte. Oturup kalıyor şurama.
        Yalnızlığımla baş başa kaldığımda çalıyor cep telefonum. Kongre sekreterliğinden geliyor mesaj. Hoş geldiniz diyerek başlıyor. Bir haftalık eğitim ilk günü İngilizce -tıbbi makale çevirisine- ayrılmış. Ve yarın sabah saat sekizde başlıyor ilk ders.  Okutman H. Atay eşliğinde…
       
         
  Saygılarımla…







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder